13 Kasım 2018 Salı

Saygıyla Anıyoruz..

Hadi canım sendeler var ya hep hayatımızda

Hadi canım sendeler var ya hep hayatımızda

08 Nisan 2016 Cuma 19:42
Hadi canım sendeler var ya hep hayatımızda
 Hadi canım sendeler var ya hep hayatımızda

Yine bir hadi canım sende dedik

Bir hikâyeye başladık

İnansak mı hikâye diyip te geçsek mi?

Yoksa kıssadan hisse mi kapsak

Neticede hikâye

Bakalım ne alacağız

Bakalım bitince ne düşüneceğiz?

O zaman okuyalım

Kim tutar ki bizi?

Bir rüya – bir masal – bir hikâye

Yâda siz neye yorarsanız

Yukarılara geldiğinde, ilk gördüğü gökyüzüne fütursuzca çıkan dumanlardı. Grinin açığından koyusuna kadar renklenmiş bu dumanların yakılan ateşlerden olduğunu düşündüğünden hele de böyle ormanlık bir dağın tepesinde yakıldığından gözlerinden ateşler çıkacak kadar kızdı.

“Ateş yakmak kimin haddine?”

Attan indiğinde ve bir el hareketi ile atların gitmesini işaret ettiğinde havayı derinden solukluyordu.

“Ateş kokusu yok hayret!”

Biraz daha ilerledi, gördükleri onun durmasına sebep olmuştu. Karşısında evler vardı. Yan yana sıralanmış güzel evler. Ateş yandığını düşündüğü dumanların bu güzel evlerin bacalarından çıktığını gördüğünde ilk kızgınlığı biraz şaşkınlığı dönüştü.

“Evler, dağın başında, ormanda, yeşilliklerin ve rengârenk çiçeklerin arasında, öylesine ve çok güzel.”

Gözlerindeki pırıltı artmıştı da o bunun farkına vardığında mı utanmıştı.

“Burası farklı bir yer, yerin altı gibi değil, denizin dibi gibi de değil, Olympos’un zirvesi gibi ise hiç değil. O zaman burası neresi?”

Taşlarla döşeli yolun, taşların arasından çıkan çimenin yeşili bu sabah güneşinde kırağıların düştüğü her bir zerrelerinde nasıl da bu kadar parlıyorlardı.

Pırlantalar mı saçılmıştı etrafa. Posseidon şaşkındı, öylesine değil dikkatlice bakıyordu. Derdi hiddeti için çare bulmaktı, derdi kendini haklı görmekti. Yumuşuyor muydu daha yolun başında? Evlerin etrafındaki ağaçların çeşitlerine ve renklerine de şaşırmıştı. Bunları neden şimdiye kadar hiç fark etmemişti.

“Ağaçlar bu kadar güzel olabilir miydi?”

O sanki ağaç mı görmemişti şimdiye kadar. Görmüştü. Çeşitlilerini, Envai tonlarının yapraklarını… O zaman bu ağaçlar neden farklıydı. Karanlığın toz misali örtüsünün burada zerresi yoktu. Sabahın bu saatleri de elbette karanlık ve siyah olmazdı. Onun düşündüğü karanlıkta zaten gece değildi. Pus yoktu, sis yoktu onların pırıl pırıl görülmelerini engelleyecek en ufak bir belirti yoktu. Tam tersi ışıldayan yapraklar sanki gülüyorlardı.

Etrafına bakındı bu sessizlikte dinlediği neydi ve kimdi bu sesleri yapan, yoksa Apollon onu takip mi etmişti. Öyle ya Apollon Müziğin Tanrısı değil miydi? Müzik mi yapıyordu bir yerlerden onun azgınlığını hafifletmek için.

Bilirdi müzik onu yatıştırırdı, bilirdi müzik onun kötülüklerini yok ederdi. Üstelik Apollon kehanette bulunurdu. Çünkü o kâhinlik yeteneğine sahipti. Onun bu halini hemen hissetmiş olabilirdi.

Dar sokak misali aralığın, beyaz taşlarının üzerinde yürümeye başladığında kızgınlığının azaldığını hissediyordu ve buna kızması gerekirken kızamıyordu. Hatta şimdiye kadar hiç bilemediği bir duygu sarmıştı ruhunu. Mutluluk muydu bu? İyide neden? Yâda neden şimdi?

Küçük taş duvarların arkalarındaki evlere bakıyordu. Küçük pencerelerin önlerindeki çiçekleri de tanımadığı ağaçlar gibi görmemişti. Bacalarından çıkan dumanlar şimdi grinin en açık tonundaydı. O mavilere alışkındı. Grileri sevmezken sert bulurken bu neydi şimdi? Hoşuna bile gitmişti.

İki sıra evlerden birini geçmişti. Hemen yan tarafındaki küçük bahçe duvarının, küçük demir kapısı açıldı, bir küçük kız ona baktı ve gülümsedi.

Biri hele bir ölümlü üstelik küçük bir ölümlü onu görecek, korkmayacak gülecek hatta bununla yetinmeyecek bir de el sallayacak dahasında da, ona yaklaşacak ve onun elini tutacak.

Öylece kala kaldı, bu küçük elin avcunda kayboluşunu hissettiğinde.

Şimdiye kadar hiç böyle bir duygu tanımamıştı kendinde.

Bu neydi

Küçük kız başını kaldırdı ona baktı.

“Annemle babam seni kahvaltıya davet ediyorlar.”

“Kahvaltıya mı?”

“Evet. Babam senin geleceğini söyledi. Seni bekliyorduk.”

“Beni mi bekliyordunuz?”

“Evet. Söyledim ya seni bekliyorduk.”

“Beni tanıyor musunuz?”

“Evet, sen tanrı misafirisin.”

Durdu. Ne demekti bu anlamamıştı. Küçük gülümseyen mavi gözler onun bütün heybetinden ve kudretinden etkilenmemiş, onu elinden tutmuş bahçe kapısından geçirmişti.

Evin kapısı açıldığında bir kadın ve bir erkek gülümseyerek onu davet etmişlerdi.

“Hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz. Sizi bekliyorduk.”

“Beni mi?”

“Sizi bekliyorduk. “

İçerideki kokuları da daha önce koklamamıştı.

Buradaki huzuru da daha önce bilmiyordu.

Büyük tahta masanın etrafında oturduklarında ekmeğin sıcaklığı, sütün tadı, zeytinle peynirin dayanılmaz lezzeti ile kendinden geçercesine mutlu oldu.  Daha fazla dayanamadı.

“Siz kimsiniz?” dedi. Erkek, sonra kadında aynı sözleri söyledi.

“Biz sevgiyiz.”

Devamı var

Nazan Şara Şatana

Haber Kaynağı: Nazan Şara Şatana / İstanbul

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    NAMAZ VAKİTLERİ
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    SPOR TOTO SÜPER LİG
    Tür seçiniz:
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV